Tren yolculuğu, genellikle sakin ve sıradan bir atmosferle başlar; ama bazen, bu sıradanlık içinde beklenmedik anlar belirir. Bir gün, kalabalık bir vagonda otururken, gözlerim pencereden dışarı bakıyordu. O an, yanımda oturan küçük bir kızın elindeki çerez paketine odaklandım. Masum bir çocuk yüzü, hırsızca ama bir o kadar da sevimli bir gülümsemeyle çerezlerimi kapmaya çalışıyordu. Her çerezi alışı, hem şaşkınlık hem de gülümsememe neden oluyordu; sanki trenin gürültüsü arasında kaybolmuş bir oyun oynuyorduk. Bir yudum alkolle tatlandırılmış bir maceranın ortasında, hayatın neşesi bu küçük hırsızda saklıydı. Ancak birden çerezler bitti, bu sırada yaşanan o çocukça cüretkarlık ve keyif, yerini merakla beklenen bir duruma bıraktı.
Küçük kız çerezleri bitirdiğinde, gözlerindeki ışıltı bir anda kaybolmadı; aksine, başka bir şeyle dolmaya başladı. Onun, çerezlerin tadı kadar tatlı bir şey yapmasını beklemediğim anı yaşıyordum. Beni düşünmeden, kendi dünyasında kaybolmuşken, birden beni fark etti ve tüm içtenliğiyle gülümsedi. O an, sadece bir çerez paylaşımının ötesine geçtim; bir çocuk, içindeki neşeyi nasıl dışavurduğunu bana gösteriyordu. Tren gürültüsü arasında, bir anlık bir bağ kurmuştuk. Hayatın ne kadar sıradan olabileceğini ama aynı zamanda ne kadar büyülü olabileceğini hatırlattı. Küçük bir hırsız, bir anda kalbimde derin bir iz bıraktı. Bu deneyim, bana çocukların saf bakış açısının, hayatın karmaşasında kaybolmuş yetişkinler için bir ışık olabileceğini öğretti. O gündan sonra, her çerez aldığımda, o küçücük kızın neşesini hatırlayacak, hayatın tadını çıkarmanın ne denli önemli olduğunu anlayacaktım.