Her şey bir Salı günü başladı. Hatırlıyorum çünkü çamaşır günüydü ve Ben’in son takıntısı sayesinde bir yığın minik süper kahraman külotunun altında kalmıştım. Yatak odası penceresinden dışarı baktığımda neredeyse kahvemi püskürtecektim. Orada, rüzgarda çok şüpheli bir bayrak gibi dalgalanan, parlak pembe, dantelli bir külot vardı.Ve yalnız değillerdi.Oğlum cama çıktı yine…..
Bazen bir apartmanda yaşamak, küçük bir köyde yaşamak gibidir. Herkes birbirini tanır, herkes birbirinin en küçük alışkanlığını bilir. Ama bizim apartmanda işler biraz farklıydı. Özellikle dördüncü kattaki komşum, Nermin Hanım, kendini binanın kraliçesi sanıyordu.
Her sabah erkenden kalkar, çamaşırlarını yıkar ve ne hikmetse her seferinde oğlumun penceresinin tam önündeki iplere asardı. Ne kadar nazikçe rica ettiysem de işe yaramadı.
“Hanımefendi, o pencere oğlumun odası, sabahları güneş alsın istiyorum,” dediğimde bana kocaman bir gülümsemeyle, “Ne olacak canım, birkaç saatlik şey,” demişti.
Bir süre sabrettim. Fakat oğlum her sabah ders çalışmak için perdeyi açtığında, manzara yine aynıydı. Asılı çamaşırlar, sallanan renkli tişörtler, rüzgârda uçuşan bezler… Güneş değil, gölge giriyordu odaya.
Bir akşam artık dayanamadım. “Madem öyle,” dedim kendi kendime, “ben de biraz yaratıcılığımı kullanayım.”
O hafta sonu oğlumla birlikte bir plan yaptık. Penceremizin hemen önüne, küçük bir bahçe filesi aldık. İçine plastik çiçekler, birkaç oyuncak kuş ve minik bir rüzgâr çanı yerleştirdik. Görünüşte masumdu ama sonuçları oldukça komikti.
Pazartesi sabahı Nermin Hanım yine rutinini bozmadı. Çamaşırları yıkadı, sepetiyle dışarı çıktı, ipe asmaya başladı. Ancak rüzgâr çanı o kadar sesli çaldı ki, binanın yarısı dışarı çıktı. O da şaşkınlıkla yukarı baktı. Filedeki sahte kuşlar rüzgârla hareket ediyor, plastik çiçekler sanki dans ediyordu.
Oğlumun penceresinin hemen altındaki notu fark etmesi biraz zaman aldı.
Küçük bir kâğıda şunu yazmıştım: