Bir gün, gökyüzü griye dönüşmüş, doğa bir huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yağmur, önce ince ince, ardından bir sağanak halinde düşmeye başladı; sanki yeryüzüne bir şey anlatmak istercesine. O an, aniden gözlerim bir köşeye takıldı. Kızım, dizlerinde biriken su damlalarıyla, kurumuş toprak ve yeşil çimenlerin arasında, çaresizce bekliyordu. Yanında ise kocası, disiplinin gerekliliğini savunarak, onu bu çetin sınavla baş başa bırakmıştı. İçimde bir şeyler kırılırken, bunun bir ebeveynlik meselesi olup olmadığını sorguladım. Yağmur, onun gözyaşlarına karışıyordu; belki de bu durum, onu daha da güçlendireceğine dair naif bir umut barındırıyordu.
Fakat, hiçbir disiplinin bir insan ruhunu bu denli hırpalamaya hakkı yoktu. Asıl önemli olan, sevgiyle büyütmekti çocukları; ona doğru yolu göstermek değil, yüreğinde bir güven, bir sıcaklık hissettirmekti. O an gözlerindeki çaresizliği gördüğümde, içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Kızım, sadece fiziksel bir disipline değil, ruhunda taşıdığı sevgiye, anlayışa ve şefkate ihtiyaç duyuyordu. Bu yağmurun altında onun yanında durarak, yalnız olmadığını hissettirmek istedim. Aramızda bir bağ kurmak, belki de kalbindeki yaraları sarmak için, bir umut ışığı olacaktım. Çünkü hayattaki en büyük dersler, bazen en zor anlarda çıkageliyordu; belki de insanın en derin hüzünleri, en büyük umutlarının başlangıcıydı.