Bir ordunun karargahında, genç ve deneyimsiz bir asker, arkadaşlarının uyarılarına aldırış etmeden bir yılanı besleme kararı aldı. Karanlık bir gece, ormanın derinliklerinde o yılanı bulduğunda, gözleri parlıyor, sanki bir tuzağa düşmek üzere olduğunu hissediyordu. Arkadaşları onun bu davranışını aptallık olarak nitelendiriyor, başına gelebilecek tehlikeleri sıklıkla dile getiriyordu; fakat genç asker, kendi cesaretiyle bu uyarıları bir kenara itti. Onun için bu yılan, doğanın bir parçasıydı ve ona merhamet göstermenin bir erdem olduğuna inanıyordu. Fakat bu merhamet, yılanın gerçek doğasını anlamadan yapılan bir hatadan başka bir şey değildi. Günler geçtikçe, yılanın kendisine beslediği şefkatin bir bedeli olduğunu fark etmedi ve er geç, bu durumun sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacağını henüz bilmiyordu.
Bir gün, genç asker kendini yılanın midesinde buldu, sanki ona güvenmiş olmanın bedelini ağır bir şekilde ödüyordu. Arkadaşları arasında duyduğu kahkahalar, artık korku dolu fısıldamalara dönüşmüştü. Doğanın kanunları acımasızdı ve ona karşı bir yanlış anlaşılma, bedeli ağır bir dersle sonuçlanabilirdi. Yılan, ona sadece merhamet değil, aynı zamanda cehennemin kapılarını açan bir tuzak da sunmuştu. O an, tüm cesaretinin yerini derin bir pişmanlık almıştı; çünkü belki de en büyük düşmanı, kalbindeki saflık ve naiflikti. Kendi içsel savaşına yenik düşmüştü ve bu yenilgi, onu gerçek bir askere dönüştürebilecek bir tecrübe olarak kalacaktı. Doğanın ve yaşamın hassas dengesinde, merhametin her zaman bir erdem olmadığını; bazen bir tuzak olabileceğini öğrenmişti. Bu deneyim, sadece bir askerin değil, aynı zamanda bir insanın da evrim geçirebileceği en derin deneyimlerden biriydi.