Devriye sırasında, güneşin ağaçların arasında dans ettiği bir öğle vakti, huzur dolu bir parkta ilerlerken gözlerim bir an için duraksadı. Önümde, yaprakların gölgesinde bir küçük kız çocuğu duruyordu; yüzünde garip bir melankoli vardı. İncecik omuzlarından dökülen yaşlar, toprağı sulayan bir yağmur damlası gibi akıyordu. Onun bu yalnız hali, kalbimde tarif edilemez bir tını oluşturdu. Yaklaştığımda, gözleri birden parladı ve sessizce hıçkırışlarını keserek bana doğru döndü. Minik parmaklarıyla bir şeyler yapmaya başladı; elini gökyüzüne doğru kaldırmış, sanki bir şeyin peşinden koşuyormuş gibi görünüyordu. O an, hayatın sıradan ritüellerinin ardında gizli bir hikaye olduğunu hissettim ve merakla onun yanına doğru adım attım.
O küçük kızın gözlerindeki derinlikte kaybolmak, hayatın karmaşık güzelliklerini anlamama yardımcı oldu. İçimde bir şeyler kıpırdanmaya başladı; belki de gözyaşları, sadece birer hüzün değil, aynı zamanda umut ve yeniden doğuşu simgeliyordu. Kızın elini havaya kaldırmasının ardında, hayallerine ulaşma çabası yatıyordu; belki de içindeki potansiyeli ortaya çıkarmak için bir çağrışım yapıyordu. O an, çocukların masumiyeti ve hayal gücündeki sınırsızlık, benim için yeni bir pencere açtı. Hayatın zorluklarına karşı koymak ve her düşüşte yeniden ayağa kalkmak gerektiğini hatırlattı. O an, bir devriye memuru olmaktan çok daha fazlası olduğumu fark ettim; belki de ben de onun gibi, içimdeki çocuğu yeniden keşfetmeye ihtiyacım vardı. Zaman geçse de, o anki hislerim kalbimde bir iz bıraktı; hayata dair umutlara ve düşlere sarılmanın ne denli önemli olduğunu unutmamam gerektiğini bildim.