Kuryenin adımları, ıslak kaldırımlarda yankılanırken, gökyüzünde gri bulutlar birikmeye başlamıştı. Şehri saran bu kasvetli hava, sıradan bir günün sıradan anlarını bile tehdit ediyordu. Ancak, tam da bu sırada, bir kadının pencere kenarında belirmesiyle her şey aniden değişti. Kadın, tüm gücüyle bağırıyordu, sesi rüzgarın gürültüsü içerisinde kayboluyormuş gibi görünüyordu. Kuryenin gözleri, kadının yüzünde beliren korku ve çaresizlikle buluştuğunda içindeki merak duygusu kabardı. Ne diye bağırıyordu? Hemen yanına koşabilmek için neler yapabilirdi? Bir anlığına zaman durdu ve kuryenin kalbinde bir önsezi belirdi; bu kadının acısı, sokakların sıradan sessizliğini bozacak kadar büyüktü.
Sonunda, kadının sesindeki çaresizlik, kuryenin içindeki korkunun kıvılcımını ateşe çevirdi. Her kelime, her haykırış, bir fırtınanın kıyısında duruyormuşçasına güçlüydü ve kuryenin içindeki adanmışlık hissini uyandırdı. O an anladı ki, bazen, kalabalıklar arasında kaybolmuş bir ruhun sesi, hepsinden daha fazla yankılanıyordu. Kadın, sadece bir yabancı değil; belki de kendi içindeki karanlıkla yüzleşen bir aynaydı. Bu bağırış, belki de hayatın sessizliğinde çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçeği dile getiriyordu. Kuryenin yüreği, belirsizlik içinde çırpınırken, o anki kararlılığına o kadar tanık oldu ki, kendi hayatının değerini sorgulamaya başladı. Ne kadar uzak olursa olsun, görünmeyen bağlarla birbirine bağlı olan insanların hikayeleri, bazen en sessiz anlarda bile en yüksek sesle söyleniyordu.