Bir sabah, gri bulutların arasında kaybolmuş bir şehirde, kurye hızlı adımlarla sokakları geçiyordu. Her zamanki gibi, yoğun trafiğin ortasında siparişleri zamanında ulaştırmaya çalışıyordu. Birden, bir pencerenin önünde beliren bir kadının sesi dikkatini çekti; kadının gözleri, derin bir çaresizlikle parlıyordu. Elini havaya kaldırarak bir şeyler haykırıyordu ama sesinin gürültüde kaybolduğunu fark etti. Merak içinde kadının yanına yaklaştığında, duygularının karmaşası içinde boğulmuştu. Karşısında birinin acı dolu bir çağrıda bulunduğunu hissetti, ama ne diyeceğini bilmiyordu. O an, şehir hayatının karmaşası içinde kaybolmuş, ama bir insanın çaresizliğinin ne denli etkili olabileceğini anlama fırsatı bulmuştu.
Zaman geçtikçe, kadının sesi kurye için yankılanmaya devam etti; acı dolu kelimeleri, bir yankı gibi zihninde canlanıyordu. Şehir, kalabalığı ve gürültüsüyle devam ederken, o anın ağırlığı üzerinde asılı kalmıştı. Düşünceleri, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu ve her bireyin derin bir hikâyeye sahip olduğunu hatırlattı. Kadın, belki de yalnızca bir sesle değil, yaşamın acımasız gerçekleriyle boğuşuyordu. Kurye, o anı hiç unutamayacağını biliyordu; zira her insanın içinde bir hikaye barındırdığını ve bu hikayelerin sıradan günlerde bile yüzeye çıkabileceğini fark etmişti. Bir kadının haykırışı, onun için sadece bir anı değil, aynı zamanda insanlığın birbirine olan bağlılığını ve dayanışma arzusunu da simgeliyordu. İçinde bir ateş yanıyordu; adımlarını daha dikkatli atmalı, insanlara daha fazla dikkat etmeliydi. Bu olay, ona sadece bir sipariş teslim etme görevinden daha fazlasını, belki de hayatın anlamını sunmuştu.