Kışın en sert günlerinden birinde, İstanbul'un görkemli ama soğuk bir sitesinin kapısında, hayatın acımasız yüzüyle karşılaştım. Kayınvalidem Leman'ın bakışları, karın üzerine düşen keskin bir bıçak gibi, içimi yaralayan bir öfkeyle doluydu. O an, kollarımda, hayatımın en değerli varlıkları olan henüz on günlük ikiz kızlarım titrek bir şekilde battaniyelere sarılmıştı. Soğuk, içime işleyen bir boşluk yaratırken, Leman'ın sesindeki bağırışlar, sanki gökyüzüne karışan kar taneleri kadar ağırdı. Her kelime, kalbime bir parça daha saplanıyordu. Gözlerimin önünde, annelik sevgisi ile kayınvalidelik çatışması arasında sıkışmıştım; içimdeki karmaşa, derin bir fırtınayı andırıyordu. Bu anın öncesi ve sonrası, hayatımda bir dönüm noktası olacaktı; zira düşmanlık, en yakınlarımızdan gelebiliyordu.
Kayınvalidem Leman'ın tepkisi, belki de hayatımın en zor anlarını yaşadığım bir dönemin ayak sesleriydi. İki minik meleğim, bu çatışmanın ortasında, masumiyetleriyle beni korumaya çalışıyorlardı. Buz gibi gece, sadece dışarıdaki karın soğukluğu değil, insan ilişkilerindeki derin çatlakları da yansıtıyordu. Gözlerimdeki yaş, sadece kayınvalidemin öfkesi değil, aynı zamanda bir annenin korkusunu da taşıyordu. Kızlarım, bana şefkatin ve sevginin ne denli güçlü olduğunu hatırlatırken, aynı zamanda bu dünyada yalnız olmadığımı hissettiriyorlardı. Her bir kar tanesi, kalbimdeki bu çatışmanın bir parçası olmuştu; yaşamın zorlukları, bir kenara itilecek kadar basit değildi. Leman'ın öfkesi, belki de beni daha güçlü bir anne yapacaktı. İkizlerimle birlikte, bu dondurucu gecede, annelik yolculuğunun getirdiği zorlukları ve güzellikleri kucaklamaya kararlıydım.