Sen evlendiğim kadın değilsin,” dedi ve elime boşanma dilekçesini verdi. O gece bavulunu alıp gitti. Ne teşekkür vardı ne veda.
Bir süre sonra gerçeği öğrendim. Davut küçük bir detayı unutmuştu. Boşanmanın nedeni ne yorgun yüzümdü ne de değişen bedenim. Sekiz yıl boyunca büyük bir yalanın içinde yaşamıştım. Meğer beni değil, başka bir hayatı iyileşir iyileşmez seçmişti. Ama onun hiç aklına gelmeyecek bir şey yapacaktım..….
Bu haber, bir evliliğin değil; fedakârlığın, sessizce tüketilen bir hayatın ve tek bir imzayla yıkılan umutların dosyası olarak kayıtlara geçti. 44 yaşındaki kadın, tam sekiz yıl boyunca felçli eşine baktı. Doktorların “yürüyemez” dediği adam, yıllar sonra ayağa kalktı. Ancak attığı ilk adımlardan biri, eşine doğru değil; mahkeme koridorlarına oldu.
Davut ile tam 16 yıllık bir evlilikleri vardı. Tanıştıklarında hayalleri sıradandı ama samimiydi: küçük bir ev, çocuk sesleri, güvenli bir gelecek. Çocuklar doğduktan sonra kadın, kendi isteğiyle işini bıraktı. “Anne olayım, eş olayım” dedi. Hayatını ailesinin etrafında ördü. Kendi hayallerini sessizce rafa kaldırdı. O raf, yıllar sonra toz tutacaktı.
Sekiz yıl önce her şey bir telefonla değişti. Davut ağır bir trafik kazası geçirmişti. Saatler süren ameliyatlar, yoğun bakım koridorları, umutla korku arasında gidip gelen bekleyişler… Davut hayatta kaldı ama belden aşağısı tutmuyordu. Doktorun o cümlesi hâlâ kulaklarında çınlıyor:
“Bir daha yürüyemeyebilir.”
İşte o an, kadın kocasının elini tuttu ve hiç düşünmeden konuştu:
“Yanındayım.”
Bu söz, romantik bir film repliği değildi. Sekiz yıl sürecek bir mücadelenin başlangıç cümlesiydi.
O günden sonra hayatı takvimlerden, saatlerden ibaret oldu. Sabah saat dörtte kalktı. Önce Davut’u besledi, altını değiştirdi, yıkadı, ilaçlarını verdi. Sonra çocukları uyandırdı, kahvaltı hazırladı, okula bıraktı. Ardından bir otelde temizlik işine gitti. Eve döndüğünde yine aynı döngü başlıyordu. Fizik tedavi egzersizleri, masajlar, hastane randevuları…
Aynaya bakmayı unuttu. Saçları ne zaman beyazladı, yüzü ne zaman çöktü fark etmedi. Komşular, akrabalar, hatta bazı arkadaşları fısıldıyordu:
“Bu kadarına kimse dayanmaz.”
Ama o dayandı. Çünkü seviyordu. Çünkü verdiği sözden dönmeyi kendine yakıştıramıyordu.
Sekiz yıl boyunca Davut’un dünyası onun etrafında döndü. Davut konuşamıyorsa o anlattı. Davut sinirliyse o sustu. Davut ağladıysa o güçlü oldu. Bazen geceleri sessizce ağladı ama sabah yine ayağa kalktı. Kendi yorgunluğunu kimseye yük etmedi.
Ve sonra… beklenmeyen mucize geldi.
Fizik tedavilerin sekizinci yılında Davut parmaklarını oynattı. Aylar sonra ayakta durdu. Günlerce, haftalarca süren çalışmaların ardından ilk adımını attı. Evde sevinç vardı. Çocuklar alkışladı. Kadın gözyaşları içinde sarıldı. “Başardık” dedi. O an, tüm yorgunlukların boşa gitmediğini sandı.
Ama asıl şok, o günden kısa bir süre sonra yaşandı.
Davut, bir sabah masanın üzerine bir dosya bıraktı. Kadın, yine bir hastane evrağı sandı. Açtığında ise dizlerinin bağı çözüldü. Bu bir boşanma dilekçesiydi. Gerekçe kısmı soğuk ve kısaydı: “Şiddetli geçimsizlik.”
Ne sekiz yıl vardı o kâğıtta. Ne sabah dördeler. Ne yıkanan bedenler, ne bastırılan hayaller.
Kadının ifadesi netti: