Hayat bazen, daha çocuk yaşlarda sorumlulukları omuzlarımıza yükler. Ben, daha 14 yaşımda, 6 yaşındaki kardeşim için hem abla hem anne rolünü üstlenmek zorunda kaldım. Onun gözlerindeki masumiyeti korumak için her gün savaşıyordum. Sabahları uyanıp onunla birlikte kahvaltı yapmak, sonra onu okula göndermek benim için bir rutin haline gelmişti. Kardeşimi büyütürken, kendimden vazgeçtiğimi bile hissetmiyordum. Onun gülümsemesi, zorlukların üstesinden geçmeme yardımcı oluyordu. Fakat, hayatın acımasız yüzü, bir gün bizi ayırmak için kapılarını çaldı. O an, her şeyin bir anda değişeceğini fark ettiğimde içimde bir boşluk hissettim.
Kardeşimle olan bağım, yalnızca kan bağı değil, aynı zamanda bir ruhun diğerine olan fedakarlığıydı. Onun masum hayalleri için verdiğim mücadele, bana güç vermişti. Ama sistemin acımasızlığı, bu güzel bağı koparacak kadar sertti. O an, geleceğimizi belirsiz bir pusula ile yola çıkarken, içimdeki hüzünle dolup taştım. Her şeyin sona erdiği o gün, onun yüzündeki gülümsemenin anılarını kalbimde saklamaya karar verdim. Hayatta kalmanın, birlikte olmanın verdiği sıcaklık, belki de en soğuk günlerde bile içimi ısıtacak bir ateş olacaktı. Zaman geçse de, kardeşimle olan anılarım, hayatımın en değerli hazineleri olarak kalacak. Bizi ayıran her şey, bir araya getiren anların yanında sönük kalacak. Umut, sevgi ve bağlılık, en zor zamanlarda bile yanımda olacak en büyük dostlarım olacak.