Bir zamanlar şehirden uzakta, ıssız bir köyün kenarında, geçmişi karanlık bir mahkum yaşarmış. Sokakların köşesine gizlenmiş anıların ve unutulmuş günlerin yankıları arasında, bir gece aniden hayatı değişen bir olay yaşanmış. Gözleri gökyüzüne dönerken, bir çığlık sesi onu irkiltti; nehirde boğulmakta olan genç bir kızı gördü. Aklının derinliklerinde kaybolmuş bir cesaretle, suya daldı ve onu kurtardı. Kız, titreyen dudağını araladı ve hayat dolu gözlerinden minnettarlık fışkırıyordu. O gece, mahkum onu evine götürdü; kendini bir koruyucu gibi hissediyordu, ama geçmişin gölgeleri her zaman peşindeydi. Kız, o gece evde bir şeyleri değiştireceğini hissetse de, komşular garip sesler ve çığlıklar duymaya başladıklarında, her şeyin yeniden şekilleneceğinden habersizdi.
Birçok insan, geçmişleriyle hesaplaşmanın zorluğuna tanıklık etmiştir. Eski mahkum, kurtardığı genç kızla birlikte, hayatta kalmanın ve yeniden doğmanın anlamını sorgulamaya başladı. Onun varlığı, ona yeniden umut vermişti; ama karanlık geçmiş, her zaman bir gölge gibi peşindeydi. Komşuların duyduğu sesler, mahkumun içsel çatışmasının yankılarıydı adeta. Kız, belki de yalnızca bir hayatı kurtarmakla kalmamıştı; aynı zamanda bir ruhu da özgür bırakmıştı. O gece geçen her dakika, ikisinin de yaşamlarını ve birbirlerine olan bağlılıklarını dönüştürüyordu. Karanlığın içindeki ışık, birlikte yürüdükleri bu yolculukta buldukları dayanışmayla daha da parlıyor, geçmişin zincirleri birer birer kırılıyordu. Ama her yeni gün, geçmişin hatıralarıyla yüzleşmeyi gerektiriyordu ve bu, onları hangi vadilere sürükleyecekti, kim bilir? Sadece zaman, bu hikayenin sonunu yazacaktı.