İki yıl boyunca, savaşın acımasız gerçekleri arasında kaybolmuş bir hayatın peşinden koşan çavuş, sonunda vatanına geri dönmüştü. Gözleri, yıllardır özlemle beklediği evinin kapısını gördüğünde hemen parlamıştı. Fakat o kapıyı açtığında, içeriye girer girmez bir soğuk rüzgarın yüzünü okşadığını hissetti; bu, evin içindeki sıcaklık yerine, soğuk bir gerçekliğin habercisiydi. Karşısında, her zaman neşeli ve sıcak gülümsemeleriyle hatırladığı annesinin gözyaşlarıyla dolu yüzü vardı. O an, savaşın sadece fiziksel bir mücadele olmadığını, ruhları da derinden etkileyebileceğini anladı. Gözleri, evin içindeki dağınıklığı ve yıkıntıyı gördüğünde, kalbinde bir şeylerin kırıldığını hissetti; bu, savaşın bıraktığı yaraların sadece vücutla sınırlı olmadığını gösteriyordu. Hayatının en güzel anılarının geçtiği bu yerin şimdi bir hayal kırıklığına dönüşmesi, onu derinden yaraladı.
Çavuş, iki yıl boyunca askeri disiplinin ve korkunun içinde, hayatta kalma içgüdüsüyle savaştı. Ancak şimdi, evdeki bu acı manzara ile yüzleşmek zorundaydı; hüzün ve kayıplarla dolu bir gerçeklik, onun için yeni bir savaşın başlaması anlamına geliyordu. Annesinin gözyaşları, kaybedilmiş bir zaman diliminin ve anıların ağırlığını taşıyor gibiydi. Her şeyin ne kadar değiştiği, eski dostlarının ve komşularının yokluğu, onun yüreğinde bir boşluk yarattı. İki yıl boyunca hayalini kurduğu huzur, yerini bir kabusa bırakmıştı. Kalbinde bir yangınla, yeniden inşa etme arzusuyla dolsa da, bu durum onu derin bir belirsizliğe sürüklüyordu. Savaşın sona ermesi, yeni bir mücadeleye hazır olmasını gerektiriyordu; bu, kendini bulma ve kaybettiği şeyleri geri kazanma savaşına dönüşecekti. Hayatında yeniden bir anlam yaratmak için, belki de en zor olanı, içindeki savaşı kazanmaktan geçiyordu.